Teknoloji ve Sanatın Olağanüstü Etkileşimi: Dijital Sanat

Teknoloji ve sanat, içinde yaşadığımız dünyayı her geçen gün yeniden şekillendiriyor. Sağlam birer zemin olarak bildiğimiz, metalaşmış kavramları yeniden hayal etmek, yalnızca doğaya dair görüş ve düşüncelerimizi sınırlandırdığımızı göstermekle kalmıyor; yeni keşifler ve deneylerle zihnimizi farklı bir alana yönlendiriyor, yeni ufuklara yer açıyor. Yeni estetik algısı ile birlikte var olan mantığın sanal ve bilimsel uçları, günümüz sanatında yaratıcılık algılarımızı zorluyor. Yaratıcılığın içinde bulunulan zamanı yansıttığını düşünürsek; çağdaş yazarların, ilhamı esasa dayanmayan, ruhani ve kısa ömürlü eserlerine nasıl sıkı sıkıya tutunacağız?

Sanat eserlerinin doğasının değişmesi, halkla etkileşiminin artması, müzelerin ve sergi alanlarının artırılması yeni keşiflere yer açıyor; dijital sanat kavramı tam da buradan doğuyor. Bugün sanatın dijitalleşmesi, kinetik eserler, internetin keşfiyle meydana gelen şaheserler konuşuluyor. Sadece on yıl öncesindeki filmlerin bilim kurgu gizemleri bugün gerçekliğimizin yüzünü oluşturuyor. Geleneksel resimler, heykeller ve sanat eserleri yenilikçi, bilgisayar temelli sanatın dijital yüzünü tam anlamıyla yakalayamadığından veri, piksel, yapay zeka, matematik ve mühendislik formülleri gibi taze materyaller çağdaş reklam öğelerinin temel parçaları hâline geliyor.

Hikayenin Başlangıcı

Teknolojinin sanatçılara özgün ifade biçimleri sağladığı yadsınamaz bir gerçek. Sanat ve teknoloji kol kola yürüyor olmasaydı analogdan dijital olarak yaratılmış ifadeye geçiş, hatta zaman içindeki daha büyük değişimler, emresyonizmin doğuşu, Andy Warhol’un ünlü serigrafi baskıları veya Stelarc’ın performans çalışmaları günümüz sanatının yeni sınırlarını  oluşturuyor olamazdı.

Bilim insanları materyalleri, insanları, kültürü, tarihi, dini keşfeder ve bilgi birikimi başka bir şeye dönüşür. 17. yüzyılın dehası, sanatçı ve bilim insanı Leonardo da Vinci’yi ele alacak olursak; düşünceyi keşfe, keşfi materyale dönüştürme hikayesine örnek olarak mikroskop ve teleskopun icadını verebiliriz. Akabinde keşfetmek ve hep daha fazlasını merak etmek, teknolojinin de yardımıyla göz algısı ve renk teorisi, fotoğrafçılığın doğuşu ve hareketli Walt Disney resimlerine kadar uzandı. Resim, çizim, heykel, müzik gibi eserlerin dönüştürülmesine katkı sağlayarak 1936 yılında bilgisayarın icadına kadar uzanan bu yaratıcı üretim anlayışı ile sanat kavramı değişip dönüşerek günümüze kadar ulaştı. 

Yeni Medya Üretimi

1960’lı yıllardan beri yeni medya sanatı terimi varlığını sürdürüyor ve teknolojiyi yaratıcı süreç ve üretimin önemli bir parçası olarak ele alıyor. Yeni medya; bilgisayar prodüksiyonu, video sanatı, bilgisayar tabanlı uygulamalar, internet, sanal gerçeklik gibi dünden bugüne uzanan teknolojilerle besleniyor. Bugün sanat için 3D modelleme, illustrator veya photoshop gibi birçok farklı bilgisayar programının kullanımından bahsediyoruz. Yenilikçi gelişmeler, sanatçıların farklı beceri ve araçları birleştirebilecekleri ve sunabilecekleri yeni bir alan açtı, bu alan gelişmeye ve büyümeye devam ediyor.

Teknoloji Çağdaş Sanatı Doğuruyor

Teknoloji ve sanat arasındaki ilişkiye dair fikir ne olursa olsun, teknolojinin genç adaylara keşfedilmemiş bir dünya sunduğu, tamamen kendilerine ait bir alan oluşturduğu, çizilmiş sınırları zorlamak için fırsat sunduğu aşikâr. Bu gerçek teknolojinin ilk modern adımlarından bu yana varlığını sürdürüyor. Örneğin; fenerin icadının luminizmi nasıl etkilediği, plein air akımının empresyonizme yönlendirdiğini ya da Joseph Nicephore Niepce’in ilkel fotoğrafçılığı icat ettiği zaman bu buluşun 200 yıldan fazla bir süredir yaratıcılığı nasıl etkilediği düşünülebilir. Eski dönemlerde olduğu gibi, modern zamanın etkin olarak zamanının bir yansıması olan yaratıcılığı etkileyen yenilikleri ve keşifleri sanatın doğasının asla değişmeyecek bir parçası. Çağdaş sanatçıların çoğunu geleneksel yöntemlere hayır diyen, cesaretle bilinmeyene girmeye karar veren, orijinal tekniklerle kendilerini test etmeye gönüllü sanatçılar oluşturmuyor mu zaten?

Bilgisayara Sihirli Dokunuşlar

Dijital sanattan bahsederken tamamen modern zamanlara özel bir teknik olan, bilgisayar tabanlı sanatın ortamından da bahsetmek zorundayız. En ilginç ve başarılı bilgisayar mucitlerinden bazıları Charles Csuri, Kyle McDonald, Sara Ludy ve James George’dur. Fakat; aynı zamanda bilgisayar sanatının potansiyellerini ve sınırlarını deneyen Jodi, Phillip David Stearns ve Jon Rafman gibi sanatçıları tam bu noktada selamlamak gerekiyor.

Bilgisayar Resim ve Resim Estetiği

Yaratıcı dijital çabalarını kavramsal teorilere dayandırmayan ancak bunun yerine saf görsellere ve harika estetiğe odaklanmaya karar veren şifalı uygulayıcılardan da bahsetmeliyiz. Animasyonun güzelliğini öne çıkaran Bobby Chiu, Cristiano Siqueira, Daniel Conway, Cris de Lara ve Tae genç Choi.

Geleneksel ve Moderni Birleştirmek: Postmodern Yaklaşım

Yapıtının eğlenceli doğası nedeniyle adından söz ettiren Michael Manning, çalışmalarının her birine bir bilgisayar programı ile başlayan, eserlerinin fiziksel görünümü geleneksel yöntemleri yansıtan bir sanatçı. Birçok yönden, Michael Manning’in resim, video, heykel ve bilgisayar tabanlı çalışmadaki uygulaması, teknoloji ve analog arasındaki ilişkiyi araştırıyor.

Teknoloji ve Performans Sanatı

Performans alanındaki teknoloji Fluxus ve Gutai ile ortaya çıktı. Bu türün en etkileyici sanatçılarından biri, hiç şüphesiz pandomim benzeri performanslarını yıllardır izleyici kitlesi ile buluşturan Chris Milk’tir.

Yuri Suzuki’nin Robotik Eseri: The Pyramidi

Teknolojiyi en üst seviyede kullanan, Will.i.am ile yaptığı çalışmalarla ünlü bir Japon tasarımcı Yuri Suzuki. “The Pyramidi” robotik çalgılar üçlüsünden yapılmış bir parça, bir piyano, gitar ve davuldan oluşuyor. “The Pyramidi” gibi bir parçanın yarattığı etki yeterince etkileyici olabilecekken, Suzuki bir adım daha ileri gidiyor ve parçaya sanatsal bir ahenk katıyor.

İnsan Beyninin Sınırlarını Zorlayan Sanatçı: Refik Anadol

Refik Anadol, sanatında ise mimariyi tuval, ışığı ve veriyi ise materyal olarak kullanıyor. Teknolojiyi ise sanatsal üretimlerinin merkezinde tutuyor. Bu da aslında onu birçok sanatçıdan farklı kılan detay oluyor. Medya sanatları ve mimari arasında adeta bir köprü kuruyor. Genellikle üç boyutlu video haritalama işleriyle tanınıyor. Bugüne kadarki en ses getiren işlerinden biri Infinity Room. Anadol, bu projeyi şu sözlerle anlatıyor: “Proje zekanın bile yapay olabildiği bir gerçekliğin üzerimizdeki etkilerini ışık, zaman ve mekân ile kesiştiği noktayı inceliyor. Kavram olarak sonsuzluğu seçtiğim bu projede, çağdaş algoritmalar vasıtasıyla klasik düz sinema projeksiyon ekranını üç boyutlu kinetik ve arkitektonik bir görselleştirme uzamına dönüştürmek amacıyla söz konusu yanılgısal mekân altyapısını parçalarına ayırmaya ve izleme deneyiminin sınırlarını aşmaya yönelik radikal bir çaba sarf edildi. Bu proje, yapılan çalışmayı bedenden-ayrılmış tekno-ütopik bir fanteziye kaçış yolu olarak kullanmak yerine, bizim kendimizi ve çevremizi yeniden taze bir biçimde algılamamızı sağlayacak bir dönüş aracı olarak işlev görmeyi hedefliyor. Bunu sağlamak içinse, bizi alışkın olduğumuz algılarımızdan ve dünyada olmaya dair kültürel-açıdan-eğilimli varsayımlarımızdan geçici olarak uzaklaştırıyor.” Refik Anadol’un Pilevneli Gallery‘de 25 bin üzerinde ziyaretçiyle buluşan ve ses getiren projesi ise Eriyen Hatıralar. Bu proje insanoğlunun anılar ve bellekle ilişkisini son teknolojinin yardımıyla ve beynin olanaklarının sınırsızlığına yoğunlaşarak ele alıyor.

Paylaş